Bütün şeyler geçip gitmeli
Tarih: 08.10.2009 Saat: 02:10 Gönderen: mhakkiguvenc |
|
Ama artık ne biz eski bizdik ne de George Harrison aynıydı. O poplaşmıştı. Biz ise büyümüştük.
Ayşe Kadıoğlu - "All Things Must Pass",-George Harrison'un Kasım 1970'de piyasaya sürülen albümünün adı idi. Hatta içinde yer alan aynı isimdeki şarkının bir yerinde Harrison "all things must pass away" diyor. Yani bütün şeyler geçip gitmeliden öte, bütün şeyler ölmeli anlamında... Beatles grubunun ünlü gitaristi
geçtiğimiz hafta 58 yaşında öldü. Gerçi o kadar uzun zamandır ortalıkta yoktu ki, birkaç sadık hayranının dışında ölmesi müzik dünyasını pek de öyle sarsmadı. Belki de uzun zamandır hasta olduğu biliniyordu. Ne olursa olsun, George Harrison bir Beatle idi, müzikte devrim yapmış bir grubun üyesi idi. Müzik yapmaya 15 yaşında başlamıştı. Ben kendi namıma, en azından bir an için durup düşündüm onu...
Sanırım 1974 senesinin Kıbrıs çıkartması öncesine rastlayan yaz günlerinden birinde, -ben henüz 13 yaşımda iken-, bir arkadaşımın evindeki doğum günü partisini hatırladım. Aslında günümüzdekilere kıyasla son derece mütevazı bir partiydi. Kavaklıdere, Ankara'da... Aşağı yukarı 10-12 yaşıtımla müzik dinleyip dans ediyorduk. Odalarımızın tavanlarını 45'lik plaklar ile süslediğimiz yıllardı. George Harrison'ın öldüğünü duyduğumda o doğumgünü partisini hatırladım. Çünkü o gün araya başka şarkılar da girmesine rağmen aslında sadece "My Sweet Lord"u dinlemiştik. Şu eski model, 45'likleri kendiliğinden düşüren pikapta, hep o George Harrison'un hani arka yüzünü kimsenin dinlemediği meşhur şarkısı dönüp durmuştu. Erkeklerin kızları dansa kaldırdığı, pasta yenilip, limonata içilen şu utangaç partilerdendi. Bizim için "My Sweet Lord" o sezonun en güzel "slow" parçasıydı, kimsenin birbirinin yüzüne bakamadan dans ettiği masum doğum günü partilerinde. O zamanlar iletişim ağları bu denli hızlı olmadığından aslında 1970'te piyasaya çıkan "All Things Must Pass" albümünde yer alan bu şarkının bizdeki popülaritesi biraz gecikmişti anlaşılan. Şarkıyı seviyorduk sevmesine de ne anlama geldiğini pek bilen yoktu. Hare Krişhna şarkılarından ve bunların simgelediği felsefeden haberimiz yoktu. Modernleşmenin satıhta kaldığı, derinin altına pek geçemediği bir ülkenin çocukları olarak bu durumu da pek yadırgamıyorduk anlaşılan. George Harrison barışın, sevginin, pasifliğin şarkılarını söyleyedursun, milliyetçi sloganlar eşliğindeki Kıbrıs çıkartması bizim çok yakınımızdaydı. Benim için "My Sweet Lord"un ve Kıbrıs çıkartmasının biraradalığı, modernleşme tarihimizdeki binlerce tezat motiften bir tanesidir. Beğenilerimiz ile yaşadıklarımızın birbirine ters düştüğü anlardan sadece biri. Modernleşme tarihimizin koreografisi hep aynıydı aslında; at arabanın önüne bağlanıyordu. Böylelikle modern kabul edilen imgeler mitleşiyordu ve biz onları neden sevdiğimizi bilmeden seviyorduk çoğu kez. Bu minvalde Türkiye'de bizim kuşak, barış şarkıları ve savaş haykırışlarını, pasif direnişi ve militer aktivizmi birarada yaşamış bir kuşaktır.
En mistik Harrison
Harrison Beatles grubunun en mistik üyesiydi. Yaşamın hiç bir bağının sonsuza dek kalmayacağına inanıyordu. Ruhu bedenden, kalbi beyinden daha önemli addeden bir tür romantizmin ağına takılmıştı. Yeterince Hare Krishna şarkıları söylerse Tanrı'ya ulaşmanın, onu görmenin mümkün olduğuna inanmıştı. Cenazesinde külleri Hindistan'da Ganj ve Yamuna nehirlerinin birleştiği yere saçıldı. Sevenleri, dünyanın çeşitli yerlerinde onun için bir dakika meditasyon yaptılar. George Harrison barışı seven, hatta barışa tapan bir kuşağı temsil ediyordu. 1982'de kendisiyle yapılmış bir mülakatta, hava kirliliği, ormanların ve vahşi yaşam unsurlarının soylarının tükenmesi karşısında "üzüntüden öte" bir duygu içine girdiğini söylüyordu. Zaten dünya giderek ondan, o da dünyadan uzaklaşmış, romantik bir içe kapanma yaşamaya başlamıştı.
1970'li yılların başlarında Ankara'da ailecek Kızılay'a doğru akşam yürüyüşleri yapardık. Televizyonun yaşamlarımıza hükmetmeye başladığı ancak henüz tam olarak hükmedemediği yıllardı. Böyle akşamlarda hava babamın deyimiyle "limonata gibi" olurdu. Radyoda "mikrofonda tiyatro" dinlerdik. Büyük sinemanın olduğu yerde, uçuşan kuşlar arasından başımıza kuş pislemesin diye koşarak karşıya geçip boza içmeye giderdik. Bu dönemin Ankara'sının en güzel tasvirleri Can Dündar'ın yazılarının satır aralarında saklıdır. Bir zamanlar herkesin yerini bildiği Kocabeyoğlu pasajı ve onun hemen yanında merdivenler ile inilen Tansel plakçısı, ilk albümlerimizi aldığımız yerdi. İşte o doğumgününde dinlediğimiz "My Sweet Lord" 45'liği de muhtemelen Tansel'den alınmıştı.
George Harrison'ın ölümü beni Ankara'ya, 13-14 yaşlarında olduğum yıllara götürdü. Benim için George Harrison demek, "My Sweet Lord" demekmiş yani. Belki bir de "Here Comes the Sun" ve "Something". Geçenlerde bir web site'da okuduğuma göre, George Harrison öyle sanıldığı gibi "Something"i daha sonradan Eric Clapton'a âşık olup, onunla evlenen karısı Patti için yazmamış. Aslında aklında aşk değil, çok alakasız ama- Ray Charles varmış, öyle demiş, mülakatı yapanlara. Şarkıyı yaparken hep Ray Charles'ın onu söylediğini hayal etmiş.
Traveling Wilbury
Klasik rock'ın çoğu temsilcisi gibi George Harrison da insanlardan kaçan bir kişi olmuştu ölmeden önce. Her ikisi de Traveling Wilbury idiler belki ama, örneğin bir Bob Dylan gibi kızgın bir adam olmadı hiçbir zaman. Ancak Harrison'un Beatles sonrası müziği de Bob Dylan'ınki kadar klasik olamadı... Birkaç şarkı dışında...1987'de "I Got My Mind Set On You" ile bir çıkış yaptı ama tabii Bob Dylan'ın asla kalkışmayacağı türden "pop" bir çıkıştı bu. Her pop türü gibi sabun köpüğüydü, geçiciydi. George Harrison Bob Dylan'ın asla olmayacağı bir şekilde teslim olmuştu besbelli. Bu şarkı ile epey dansetmiştik o yıllarda. Ama artık ne biz eski bizdik ne de George Harrison aynıydı. O poplaşmıştı, biz ise büyümüştük.
"My Sweet Lord" çalarken dansa kaldırılmayı beklerdik hâlâ, küçüktük, heyecanlıydık, utangaçtık. "I Got My Mind Set On You" ile dans etmek için artık kimsenin kaldırmasına gerek yoktu, biz kendi kendimize de dans edebiliyorduk nasılsa. O da zaten bir ekol olmaktan çıkmış, poplaşmış, teslim olmuş ve kendi gibi iddiasız, öylesine bir tarzda, ittire kaktıra şarkı söylüyordu artık...
Kaynak: www.radikal.com.tr (Ayşe Kadıoğlu) - 08.10.2009
|